MTMD Dergi | Sayı: 2 | Nisan-Mayıs-Haziran'2018

diyorum kendime. Nihayet dersler başlıyor. Bir, iki, üç ders… Korkunç bir hayal kırıklığı içindeyim. Derse gelen hoca bizden birkaç yaş büyük yeni doktorasını tamamlamış biri. Koskoca İTÜ Termodinamik kürsüsünde ders verecek başka kimsecikler yok. Hiçbir şey öğrenemediğimi hissediyorum. Beklediğim bu değil, hissediyorum ama çaresizim. Bir müddet daha geçiyor. Bir gün 1977 girişli Nurettin diye kulağı çok kesik bir arkadaşım müjdeyi veriyor. “Termodinamik kürsüsüne bir sene sonra Amerika’dan bir hoca gelecek. Efsane biri.” Nurettin benden bir yaş büyük olduğu için 1977 girişli ama garibim daha girer girmez olaylar yüzünden okul kapandığı için bir yıl kaybetmiş. Bizimle aynı dersleri alıyorlar ama farklı sınıflarda. Onların da termodinamikten başları fena halde dertte. Bu haberi yurtta diğer sınıf arkadaşlarım ile paylaşıyorum. Önemli bir karar arifesindeyiz. Ya mevcut hoca ile devam edip bu dersi geçeceğiz, ya da sınavlara hiç girmeyip gelecek hocayı bekleyeceğiz. O zamanlar bir dersi en fazla iki defa alma hakkınız var. Veremezseniz atılırsınız. Şakası yok. Çok önemli ve zor bir dersin %50 hakkını kendi isteğinizle çöpe atma kararı bu... Üç kafadar arkadaş o gece kararımızı veriyoruz, gelecek hocayı bekleyeceğiz. İnşallah Godot’yu beklemiyoruzdur, diye içimizden dua ederek. 1981 kış dönemi başlıyor. 1980 ihtilâli memleketin üzerinden silindir gibi geçmiş. Okul süt liman. O zamanki aklımızla elbette ne oldu da bütün bu olaylar bir günde bıçak gibi kesildi sorusu gelmiyor aklımıza. Bizim hâlâ en büyük derdimiz termodinamik! Bir pazartesi günü, ikinci dersimiz termodinamik. İlk defa hocamızla karşılaşacağız. Heyecan dorukta. Sınıf bizim KS dediğimiz büyük konferans salonunda. Bu salonu sektördeki arkadaşlarımızın çoğu bilir, İTÜ’de okumamış olsalar bile. Zira bu salonda uzunca bir dönem TTMD seminerleri yapıldı. Tabi şimdiki rahat koltuklarla döşenmiş hali değil. Masif ahşaptan sıralar olan hâli. Tek lüksü üzerindeki vernik. Bir gariplik var. Genelde bu salon ders için nadir kullanılır. O da temel bilimler olan matematik, fizik vs gibi birçok bölümün ortak aldığı kalabalık dersler için. Termodinamik ise ana bölüm dersi. Sayımız ise okuldaki herhangi başka bir amfi için rahatlıkla yeterli. Sınıfa girdiğimiz anı hayatım boyunca unutmayacağım. Sanki bir pop star konser veriyor. Salon ağzına kadar dolu. Yer kalmamış, ara koridor basamaklarına oturuyoruz. Yahu biz yanlış mı geldik, diye herkes birbirine bakıyor. Müthiş bir uğultu var. Jeton düştü o anda. Bizim verdiğimiz zor kararı büyük çoğunluk da vermiş meğer. Ve o an. Taner Hocam salona giriyor. Büyük bir tezahürat. Bu sevgi ne zaman, nasıl oluşmuş kimse bilmiyor. Ama herkes gerçekten seviyor. O ise bu ilgiden biraz şaşırmış gibi. Biraz mahcup gibi. Belki o da bu kadarını beklemiyor gibi. Son derece mütevazı kişiliği ile dersine başlıyor. Ben ve arkadaşlarım çok parlak notlara sahip öğrenciler değildik. Sadece okumamız gerektiği bilincindeydik. Notumuz yüksek olmuş, alçak olmuş umurumuzda değildi. Tek istisna termodinamik oldu. Bu ders, Termodinamik 1 ve 2 diye iki ayrı sömestre alınırdı. Her ikisini de Taner Hocamızdan aldık. Benim sınav notlarım 8 ve 9 oldu. İTÜ hayatım boyuna başka herhangi bir dersten 9 almadım. Yanına bile yaklaşamadım. Peki neydi bunun sırrı? Nasıl oldu da biz bu kadar sevdik bir hocamızı ve onun dersini? Bugün bizim dönemimizden kalan herkese sorun. Taner Hoca için yürekten sevgisini belirtmeyen bir kişi bile çıkmayacaktır. Sorunun yanıtı açık. İnsanlık kavramını anlatan bütün sıfatlar O’nda fazlası ile vardı. Sayfalar dolusu yazabilirim hiç abartmadan ama tek cümle bence onu yeterince anlatacaktır, İNSANDI İNSAN! Tüm zamanların yeryüzünde en nadir bulunan varlığı yani… Sıcak ilişkimiz öğrencilik sonrası profesyonel hayatımda da devam etti. Ne zaman bir konuda başım sıkışsa Taner Hocamı arardım. 80’li yılların sonlarında, bilgisayarın bile olmadığı dönemlerde onun verdiği bilgilerin kıymetini, bu dönemin insanlarının anlaması bile mümkün değil. Tanrı onu bizden fazla seviyormuş ki erken çağırdı yanına. Ruhu şâd olsun. İlk andaki tarifsiz acımız şimdi şimdi derin özleme dönüştü. 2011’in 20 Ekim’inde uğurladık o güzel insanı ebediyete. Sevgili Hocam, bu satırları senin de okuduğuna inanıyorum. O güzel yüzündeki huzur dolu ifadeyi görüyorum. Bizler için ve bu sektör için yaptıklarının huzuru bu… Saygıyla önünde eğiliyor ve ellerinden öpüyorum. 49 E-DERGİ • SAYI 2 anı

RkJQdWJsaXNoZXIy OTEzMQ==